Gizli Yerde Örülenler

fetüs

 

 

 

 

 

 

Kayra Akpınar- (Bu yazı geçtiğimiz aylarda Hristiyanlara yönelik olarak çevrimiçi yayınlanan bir dergi için kaleme alınmıştır. Yayıncıların iziniyle bu yazıyı sizlerle paylaşıyoruz.)

 

Hayatım boyunca Tanrı’nın yarattıklarına karşı büyük bir hayranlık ve sevgi olmuştur yüreğimde. Çocukluğumda doğanın, hayvanların güzelliğini fark ederek ve takdir ederek yetiştirildim; bir yandan görkemli bir aslanı öte yandan minicik narin bir kır çiçeğini yaratan Tanrı’ya hayran bir şekilde büyüdüm. Hala da bu hayranlığı hissediyorum. Mesele insanoğluna gelince Tanrı’ya hayranlığım daha da artıyor; vücudumuzun, beynimizin ne kadar derin bir detayla oluşturulduğu, bir yandan kırılgan bir yandan güçlü olmamız, duygusal kapasitemiz, tüm varlığımız harika bir gizem benim için. Mezmurcunun dediği gibi ‘müthiş ve harika yaratılmışız’. Bütün bunları görünce hayatın kutsallığı hiçbir zaman sorgulamadığım bir gerçekti. Elbette ki hayat kutsaldı, korunmalıydı, birisini öldürmek doğru olamazdı. Kutsal Kitap da bunu net bir şekilde ifade ediyor. İnsan Tanrı’nın benzeyişinde yaratılmıştır ve bir insanın canını almak çok ciddi bir meseledir. Bu gerçekler ışığında kürtajın da kesinlikle doğru olmadığı yine hiç sorgulamadığım bir konuydu; ana rahminde oluşan varlık bir insandı ve onun büyüyüp gelişmesine engel olmak onu öldürmek anlamına geliyordu.

Bunun hala doğru olduğuna inanıyorum, fakat aynı zamanda durumun bu kadar basit olmadığını da öğrendim zamanla. Kendi açımdan bunun en vurucu örneğini kürtaj seçeneğiyle karşı karşıya kaldığım zaman yaşadım. 2010 yılının Haziran ayında ikinci çocuğumuzun yolda olduğu haberiyle sevinç yaşadık. Ancak bu pek uzun sürmedi, çünkü bazı şeylerin yolunda olmadığına dair işaretler yaşamaya başladık. Her şey olması gerektiği gibi değildi ama bir şekilde hamilelik devam ediyordu. Eylül ayının sonunda doktorum, bebeğin içinde büyümesi gereken amniyotik sıvının ciddi ölçüde az olduğunu ve bunun kuvvetle muhtemel bebeğin organlarında bir sorun olduğuna işaret ettiğini söyledi. Biraz daha takip ettikten sonra durumun gerçekten de ciddi ve umutsuz olduğunu ve hamileliği sonlandırmak gerektiğini söyledi. Elbette ki çok sarsıldık, bir uzmana gittik, uzman organların yerinde olduğunu fakat bebeğin beslendiği plasentanın çok kötü durumda olduğunu söyledi. Sıvının bu denli az olması bebeğin ciğerlerinin gelişmesini imkansız kılacaktı, mucizevi bir şekilde hamileliği 7 aya kadar götürebilsek bile bebeğin ciddi sakatlıklarının olması muhtemeldi. En doğrusu hamileliği sonlandırmaktı.

Bütün bu süreç duygusal olarak inanılmaz derecede yoğundu. Bir yandan o umutsuzluğun dehşeti içerisindeydik, diğer yandan fiziksel olarak zayıf olduğum için 2 yaşındaki oğlumuzla da iyi bir şekilde ilgilenemiyordum. Bir yandan belirsizlik ve kötü haber vardı, diğer yandan rahmimdeki bebeğin hareketleri onun hala mücadele ettiğini söylüyordu. Ne düşüneceğimi, nasıl dua edeceğimi bilmez bir haldeyken doktorlar bana bir ‘çıkış’ yolu gösteriyordu. ‘Durum umutsuz, hamileliği sonlandır, bütün bu belirsizlik ve acılar bitsin, hayatına devam et, halihazırda sahip olduğun çocuğuna odaklan.’ Böylece hayatımda ilk defa kürtajı bir seçenek olarak aklımda değerlendirdim. Daha önceden biri bana bir gün kürtaj olmayı bir seçenek olarak değerlendireceğimi söyleseydi asla ve asla inanmazdım, oysa o noktaya gelmiştim. O duygusal ve fiziksel yıpranmışlık ve çaresizlik içinde belirsizliğin bitmesi ihtimali bana cazip geldi. Mücadele gücüm kalmamıştı. O anda kürtajın pek çok kişi için nasıl mantıklı ve cazip bir yol olduğunu anlayabildim. Hayatlarını alt üst eden bir durumdan kurtulmak için bunu bir çıkış yolu, bir kurtuluş yolu olarak görebilmelerini anlayabildim. Bu yolu seçmiş kişileri geçmişte yargıladığım için tövbe edebildim.

Kriz anında umutsuz görünen bir hamileliği sonlandırmak bir an için cazip bir çıkış gibi görünse de derinlerde bunu asla yapamayacağımı biliyordum. Hem eşim hem de benim için bu netti. Durum ne kadar umutsuz olursa olsun bebeğimize her şansı vermemiz gerekiyordu. Durumu ben kendi ellerime almaya kalkışsam, bunun hesabını ne Tanrı’ya ne de o bebeğe verebilirdim. Ve bu şekilde bir umutsuzluk okyanusu içinde bir damla umutla bir ay daha geçirdik ve 24 haftalıkken ikinci oğlumuz doğdu. Doktorların öngördüğü üzere ciğerleri yeterince gelişmediği için rahmin dışındaki dünyada tutunamadı ve Tanrı’nın yanına gitti. Hayatımızdaki o süreçten daha sonra biraz daha bahsedeceğim ama şimdilik bu olayı anlatmamın asıl nedeni olan, başımızdan geçenlerin gözlerimi biraz daha açmamı sağlayan kürtaj meselesinden söz edeceğim.

Ülkemizde kürtaj oranı ne yazık ki fazlasıyla yüksek. Çoğu zaman bir doğum kontrol yöntemi olarak kullanılıyor ve sadece evlilik dışı meydana gelen gebeliklerde değil evlilikte meydana gelen istenmeyen gebeliklerde de kürtaj çok normal bir prosedür olarak görülüyor. İstenen gebeliklerde ise hamileliğin başlarında yapılan testlerde şüpheli bir durum olursa kürtaj seçeneği doğal bir süreç olarak sunuluyor. Hatta ilk çocuğumuza hamileliğimde bu testlerden birini epey geciktirmiştik, doktor da endişelenmişti, biz her halükarda kürtaj yaptırmayı düşünmeyeceğimizi söylediğimizde de bizim bu yönde bir belge imzalamamızı istemişti. Yani bir aksilik durumunda kürtajı tercih etmemek ‘anormal’ davranıştı.

Değindiğim gibi, kürtaj sadece evlilik dışı gebeliklerde değil evlilikte de çok sık rastlanan bir uygulamadır. Henüz anne baba olmaya hazır olmayan veya hayatının o noktasında bir çocuk daha istemeyen pek çok çift çözümü gebeliği sonlandırmakta bulur. ‘Bakamam, maddi sıkıntılarımız var, ilk çocuk daha çok küçük, başka çocuk istemiyoruz’ gibi pek çok neden öne sürülür bunun için. Kürtaja bu şekilde bir ‘doğum kontrol’ yöntemi olarak bakılması çok acıdır. Doğum kontrol, gebeliğin oluşmasını engelleme yöntemi olmalıdır; var olan bir gebeliği sonlandırmak farklı bir meseledir. Kutsal Kitap hayatın anne rahminde başladığı konusunda çok nettir (Mezmur 139:13-18). Kadındaki yumurta erkekten gelen sperm ile birleştiğinde ortaya çıkabilecek tek bir olasılık vardır: bir insan. Döllenmiş bir yumurtada sadece insan ‘potansiyeli’ olduğunu söylemek pek doğru değildir, zira böyle bir söylem başka ihtimaller olduğunu da öne sürer, sonucun insan olacağına dair bir kesinlik barındırmaz. Oysa bir sperm yumurtayı döllediğinde, kromozomel sorunlarla doğal bir düşük gerçekleşmediği sürece, o yumurta ana rahminde kendi halinde bırakılırsa ortaya bir insan çıkma olasılığı %100’dür. Başka bir olasılık söz konusu değildir. Dolayısıyla belirli bir haftaya kadar o fetüsün henüz bir insan olmadığını söylemek doğru değildir. Fetüs henüz insan biçimine benzemeden kalbi atmaya, damarlar, organlar oluşmaya başlar. Gerçekten mucizevi bir süreçtir. O halde gebeliğin en erken safhalarında bile kürtaj, anne rahminde oluşmaya başlamış bir kişinin öldürülmesidir, bunu söylemenin başka bir yolu yoktur. Bu sebeple de biz Mesih inanlıları için kürtajın bir doğum kontrol yöntemi olması mümkün değildir.

İstemediğimiz veya hazır hissetmediğimiz bir zamanda hamile olduğumuzu öğrenmek elbette ki sarsıcıdır ve zordur, fakat kürtaj olarak ‘sorunu ortadan kaldırmaya’ çalışmak kesinlikle doğru seçenek değildir. Çok istediğimiz ve muhtaç olduğumuz işe sahip olmak için bizimle birlikte mülakata giren diğer kişiyi öldürüp ‘sorunu ortadan kaldırmayı’ aklımızın ucundan geçirmeyeceğimiz gibi, bize göre kötü bir zamanda hayatımıza giren bir bebeği ortadan kaldırmayı da düşünememeliyiz.

Kürtajın belki de en yaygın gerekçesi, rahimdeki bebekte bir hastalık veya sakatlık ihtimali olduğu zamanlardır. Gebeliğin erken dönemlerinde buna yönelik testler yapılır ve hastalık olasılığı oranı tespit edilir. Bu testlerin sonuçlarında 250’de 1 gibi oranlar ‘yüksek ihtimal’ olarak değerlendirilir. Kimi zaman bunun ardından daha belirleyici testler de yapabilir. Bunlar bazen bebek için oldukça riskli olabilir. Risk oranı yüksek olup daha sonra bebeğin gayet sağlıklı doğduğu sayısız vaka vardır. Fakat ne yazık ki belirleyici testler yapılmadan ya da bebeğe fırsat verilmeden risk yüzdesi içerisinde olan pek çok ‘sağlıklı’ bebeğin hamileliği sonlandırılır. O halde burada testlerin güvenilirliği sorgulanan bir durum haline geliyor, fakat o da bir yana daha ciddi bir soru ortaya çıkıyor: Hastalıklı veya sakat bir bebeğin/insanın yaşamaya hakkı yok mu? Bu son derece ciddi bir sorudur. Sakat olduğu muhtemel veya kesin olan rahimdeki bir bebeğin hayatına son verilmesinde kimse aleni bir şekilde ‘onun yaşamaya hakkı yok’ demez elbette ki, fakat anne babanın ona bakmasının zor olacağı, bu kişinin zor bir hayat sürdüreceği türü söylemlerin satır aralarını okursak ‘bu kişinin yaşamaması daha iyidir’ sonucu ortaya çıkacaktır.

Bu noktada gerçeği sevgi ve lütufla sıkı sıkı sarmak son derece önemlidir. Kendi başımdan geçenleri paylaşırken söylediğim gibi, bir anne olarak çocuğunun büyük ihtimalle öleceği, ölmezse de ciddi ölçüde sakat olacağı haberini almak dehşet verici! İçgüdüsel olarak yapmak istediğimiz şey de bu acıya son vermek. Bu acıya son vermek için bize sunulan ilk (ve genelde doktorlara göre tek) seçenek hamileliği sonlandırmaktır. Ancak Mesih inanlıları olarak anlamamız gerekiyor ki bizim tek seçeneğimiz bu değil. En dehşet verici acılardan geçerken bile bize sevgisiyle destek olan, bizi anlayan Rabbimiz’e tutunma seçeneğini unutmamalıyız. Tanrı belki mucizevi bir şekilde ‘sorunu’ ortadan kaldırmaz ama bu zor dönemden geçerken elimizi tutarak bizi teselli edebilir. O kaos içinde Rab’be güvenmek çok zordur ama O’na güvenebilirsek, O’nun bizi taşımasına izin verirsek, bizi hayal kırıklığına uğratmayacağından emin olabiliriz.

Sakat olacak bir bebeğin yaşayıp yaşamaması gerektiğine biz karar veremeyiz. Sakat bir çocuğu olacak anne babanın hayatı zor olacak mı? Kesinlikle evet, bunu hafife almak bir hakarettir. Fakat sakat bir evladın anne babanın hayatını ciddi ölçüde zorlaştırması, o evladı öldürmek için bir gerekçe olabilir mi? Kesinlikle hayır. Gayet sağlıklı doğan bir çocuk daha sonra geçirdiği bir kazayla sakat kalırsa annesi ve babası onun hayatına son vermeyi düşünmez elbette. O halde rahimdeki bir çocuk için de aynısı geçerlidir.

Sakat bir insanın ‘kaliteli’ bir hayatı olmayacağı, dolayısıyla da yaşamamasının aslında onun için daha iyi olduğu düşüncesi vardır. Fakat ’kaliteli’ bir hayatın ne olduğuna kim karar veriyor? Kaliteli bir hayat para mı kazanabilmektir, evlenmek midir, entelektüel sohbetler edebilmek midir, gezebilmek midir…? Kutsal Kitap’a göre bizim hayatımıza kaliteli kılan şey, Tanrı’nın bizi kendi benzerliğinde yaratmış olduğu ve bizi sevdiği gerçeğidir. Tanrı bizi belirli testlere tabi tutup ‘bakalım yaşamayı hak ediyor musun, hayat kaliten nasıl?’ diye sormuyor. İçimize yaşam soluğunu üflemiş olması bizim yaşam hakkımızdır ve Tanrı bunu vücudumuzun veya beynimizin ne kadar iyi işlediğine bakmaksızın veriyor. Sakat çocukları olan Mesih inanlısı anne babalara soracak olsanız, sakat bir çocuğa sahip olmanın çok zor olduğunu, öte yandan hayatlarını zenginleştirdiğini söylerler. Hayatının son yıllarını sakat insanların bakıldığı bir merkezde geçiren ünlü Hristiyan yazar Henri Nouwen, bu kişilerle geçirdiği zamanın ona nasıl gerçek sevgiyi, alçakgönüllülüğü öğrettiğinden, pek çok akademisyenle geçirdiği zamandan daha zenginleştirici olduğundan bahseder. Sakatlık kendimiz veya çocuğumuz için isteyeceğimiz bir şey değildir tabii ki, fakat Rabbimiz öylesine lütufkar ki O’na tutunduğumuz vakit o küllerden bize bir çelenk yapabilir. Bebeğimizi kaybettikten sonra pek çok iyi niyetli tanıdığımız, bebeğin sakat doğmasındansa ölmüş olmasının daha iyi olduğunu söyleyerek bizi teselli etmeye çalıştı. Niyetlerinin iyi olduğunu bilsem de o sözler benim için bir teselli değildi. Hiçbirimiz böyle bir durumda neyin ‘daha iyi’ olduğuna karar veremez, bilmiyoruz, bilemeyiz. Tek bildiğim o dönemde benim anne yüreğimin ‘Çocuğum sakat da olsa ona bakarım’ dediğiydi. Hepimiz için çok zor olurdu şüphesiz ama karar yetkisi bana ait değildi ve bunun için hamd ediyorum.

İlginçtir ki insanoğlunun başına ne geldiyse -ta Aden bahçesinden beri- kendi kararlarını Tanrı’dan bağımsız bir şekilde vermek istemesinden gelmiştir. Tanrı bize doğruyu ve yanlışı gösterdi ama biz kendimiz karar vermek istedik. Ondan sonra olanları hepimiz çok iyi biliyoruz. Tarihin devamı da Tanrı’nın açık bir şekilde gösterdiği doğruları ve yanlışları bir kenara itip neyin doğru neyin yanlış olduğuna kendimizin karar vermeye çalışmamızınve her şeyi elimize yüzümüze bulaştırmamızın öyküsüdür. Tanrı’nın kendisini dinlememizi istemesinin nedeni, (Şeytan’ın fısıldadığının aksine) bizden iyi şeyler esirgemek istemesi değildir; aslında O’nun söylediklerine güvenmek üzerimizden büyük bir yük alıyor, çünkü biz doğru kararı verecek tüm verilere sahip değiliz. Sakat bir bebeğin veya tecavüz sonucu meydana gelmiş bir bebeğin yaşayıp yaşamamasına karar vermek muazzam bir yüktür ve aslında Tanrı diyor ki ‘Kendini böyle bir yükün altına sokma, Ben sana doğrusunu gösteriyorum, anlaması zor da olsa, yaşaması zor da olsa, orada bir hayat var, sana yardım edebilirim, yapabileceklerimi kısıtlama, yapacaklarım için bir fırsat ver, küllerden çelenk yapmama izin ver. Bana güven.’

Doktorların söyledikleri yüreğime bir hançer sapladığında bir anlığına kararın benim ellerimde olduğunu düşündüm ve o an içinde onun yükü altında ezildim ve fark ettim ki o kararı vererek o an çektiğim acıya son verebileceğimi düşünsem de aslında hayatımın sonuna dek taşıyacağım çok daha büyük bir acıyı üzerime alacaktım. Haddime düşmeyen bir karar vermiş olacaktım. Sadece ve sadece acı getiren bir karar vermiş olacaktım. Hamd ediyorum ki Rab bunu yapmama izin vermedi, fakat başta dediğim gibi o anı yaşamış olmak bu kararla yüz yüze kalmış milyonlarca kişinin acılarına gözlerimi açtı. O kararı verirlerse onları yargılamak bana düşmez, o acıdan kurtulma isteğini anlayabiliyorum ama ne yazık ki o karar umdukları rahatlığı getirmeyecek onlara; tıpkı Adem ve Havva’nın kararının onlara umdukları güzelliği getirmediği gibi. Mesih inanlısı olmadan önce veya olduktan sonra böyle bir karar vermişsek, pişman bir yürekle Rab’bin önüne geldiğimizde O’nun bize kolları apaçıktır ve Yuhanna 8. bölümde zinada yakalanan kadına söylediklerini söyler: Ben de seni yargılamıyorum, git ve bir daha günah işleme.

İstenmeyen veya sorunlu bir hamilelikte Rab’be güvenmek nasıl zorsa, istediğimiz bir hamilelik kendi kendine düşükle son bulduğunda Rab’be güvenmek de o kadar zordur. Eyüp gibi ‘Rab verdi, Rab aldı’ demek göründüğü kadar kolay değildir. Biz ikinci oğlumuzu bir mucize olmadığı taktirde kaybedeceğimizi öğrendiğimizde dehşete düştük tabii ki. Çocuğunu kaybetmek her anne babanın korkulu rüyasıdır, henüz çocuklarıyla tanışmış olmasalar da. Tanrı bizi öyle inanılmaz bir şekilde yaratmış ki biz daha rahmimizdeki çocuğu görmeden, tutmadan, tanımadan, o bize gülümsemeden veya bir ‘seni seviyorum’ demeden yüreklerimiz o çocuğa bağlanır ve onu sever. Sanırım Tanrı’nın sevgisine en yakın, en saf sevgi budur, çünkü o doğmamış bebeğin bize bir karşılık vermesi, sevgimizi kazanması için yapabileceği hiçbir şey yoktur. Onu severiz, çünkü o bizim çocuğumuzdur.

Gebeliğin herhangi bir aşamasında henüz tanışmadan sevdiğimiz bu çocuğu kaybetmek büyük bir acıdır. Oğlumuzun sesini bu dünyada yaşarken hiç duyamayacak olmamız, nasıl biri olduğunu keşfedemeyeceğimiz, onunla anılar biriktiremeyeceğimiz gerçeği bizi derinden üzdü. Ne var ki o süreç boyunca ilginçtir ki hiç ‘neden’ sorusunu sormadım. Cevapsız ve anlamsız bir soru olduğunu biliyordum, dünyada bundan beter acılar olduğunu bilerek bunun neden benim başıma geldiğini hiç sormadım. RAB’bin lütfuyla isyan etmek yerine o acıya teslim oldum diyebilirim sanırım. Ta en başından sanki Rab’bin bana sorduğu bir soruyu fark etmeksizin yanıtlamıştım ve demiştim ki ‘Rab bu hamilelik nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, bu senin iyiliğinin bir sınavı değil’. Bu noktaya kolayca geldiğimi iddia etmiyorum kesinlikle. Önceki yıllarda nispeten çok daha hafif acılar yaşadığımda veya başkalarının yaşadıklarını gördüğümde bunları Tanrı’nın iyiliğini ölçmek için kullanmıştım kendimce. Ama bu konudaki en büyük sınavıma geldiğimde Rab bana bunun saçmalığını öğretmişti artık. Bebeğim yaşarsa eşittir Rab iyi, bebeğim yaşamazsa eşittir Rab iyi değil gibi bir denklem kurmam imkansızdı. Rab iyidir, nokta. Sorunlar olduğunu öğrendiğimde bu gerçeğe tutundum ve inanıyorum ki yaşadığımız büyük acı ve üzüntüye rağmen isyan etmememin, Rab’bin tesellisini kabul edebilmemin nedeni buydu. Acı çekmedik demiyorum, derin bir üzüntü yaşadık, onu asla unutmayacağız ve hala özlüyoruz ama Rab’bin lütfuyla isyan etmedik ve bu bence önemli bir fark yarattı. Rab’be sırtımızı dönüp acıyı tek başımıza yaşamak yerine Rab’be tutunarak yas tutmak bize şifa getirdi.

Oğlumuzu kaybettiğimizde dediğim gibi iyi niyetli fakat boş teselli sözleriyle karşılaştık. Bunlardan bahsederken amacım kimseyi yargılamak değil, dediğim gibi niyetilerının iyi olduğuna şüphem yok, fakat hem çevremizde benzer acılar yaşayan kişilere doğru bir şekilde destek olabilmemiz açısından hem de bu sözlerin Tanrı’yla ilgili bazı yanlış düşünceler yansıttığını düşündüğümden bu konuda birkaç cümleyle bitirmek istiyorum.

Bu teselli sözlerinin başında meşhur ‘her işte bir hayır vardır’ ve bunun ‘Hristiyancası’ olarak düşünülen ‘Rab her durumda iyilik için etkindir’ sözü vardı. Ben her işin kendisinde bir hayır olduğuna inanmıyorum, çünkü Kutsal Kitap’ın bunu öğrettiğini görmüyorum. Sıklıkla bu şekilde alıntılanan Romalılar 8:28’in (Tanrı’nın, kendisini sevenlerle, amacı uyarınca çağrılmış olanlarla birlikte her durumda iyilik için etkin olduğunu biliriz) bu anlama geldiğine inanmıyorum. Kutsal Kitap açıkça ifade eder ki dünyanın egemeni Şeytan’dır, sonuç olarak da dünyada çok ama çok kötü şeyler olmaktadır. Bunların hepsinde hayır yoktur. Tanrı’nın her durumda iyilik için etkin olması, iyi veya kötü her deneyimi pozitif bir deneyime dönüştürmesi anlamına gelmez; ne olursa olsun Tanrı’nın iyi olduğuna ve eninde sonunda her şeyi yeniden iyi hale getireceğine işaret eder. Bu dünyada bazı şeyler sadece ve sadece kötüdür, fakat bu gerçek Tanrı sanki her şeye egemen değilmiş diye de düşündürtüp bizi korkutmamalı.

Oğlum için yas tuttuğum süreçte Tanrı’nın hayatımda ‘iyi’ bir şey yapabilmesi için bu kötü olaya ‘izin’ vermiş olduğu düşüncesi bana teselli veren, Tanrı’ya güvenimi arttıran bir şey değildi. Öyle bir düşünce tam aksi bir etki yaratıyordu diyebilirim hatta. Beni teselli eden O’na güvenmemi sağlayan, bu dünyadaki kötülüğe rağmen Tanrı’nın benim yanımda olduğu, beni elinde tuttuğu, benimle birlikte ağladığı, tam da bu kötülüğü alt etmek için çarmıha gittiği gerçeğiydi.

Bir diğer boş teselli ‘Demek ki Tanrı’nın isteği değilmiş’ sözüydü. Benim o çocuğa sahip olmam Tanrı’nın isteği değildiyse neden rahmimde oluşmasına izin verip sonra almıştı? Bu kadar kaprisli bir Tanrımız mı var da o bebeğin oluşmasına izin veriyor ama sonra hata yapmış gibi onu bizden alıyor? Dediğim gibi bu sözleri söyleyenleri yargılamıyorum, fakat bu tür sözlerin ardındaki Tanrı imajı beni endişelendiriyor. Çünkü bizim böyle zalim bir Tanrımız yok! Tanrımız iyidir! Gerçek şu ki bu dünyada olan her şey Tanrı’nın isteği değildir. Elbette ki Tanrı her şeye nihai olarak egemen, son sözü O söyleyecek ve hamdolsun o sözün ne olduğunu şimdiden biliyoruz; fakat bu günahlı dünya O’nun iradesi dışında gerçekleşen acı olaylarla doludur, yaşadığımız her güzellik ise O’ndan gelen bir lütuftur. O halde ‘ağlayanlarla ağlamayı’ öğrenmemiz ve Eyüp’ün arkadaşları gibi Tanrı’yı aklamaya çalışırken kötüleyen tarzda boş tesellilerden kaçınmamız gerek. Acı çeken kişiyi sevelim, pratik yardıma ihtiyacı varsa onu sunalım, onun için dua edelim, Tanrı’ya tutunmasına destek olmaya çalışalım ama hiçbir zaman yaşadıkları Tanrı’nın doğrudan isteğiymiş veya Tanrı’nın onun hayatında daha iyi şeyler yapabilmesi için bir araçmış gibi imalarda bulunmayalım.

Tanrımız iyi ve sevgi doludur. Yaşam almaktan değil, yaşam vermekten zevk alan bir Tanrı’dır. Bizim pek çok isyanımıza ve hatamıza müthiş bir sabırla katlanan bir Tanrı’dır. O’nun benzeyişinde yaratılmış her bir insan canı O’nun gözünde öylesine değerlidir ki O biricik Oğlu’nu bizim uğrumuza feda etmeye razı oldu. O halde hiç şüphemiz olmasın ki doğmamış bir çocuğun canı bizim elimizdeymiş gibi görünüyorsa bu hafife alınacak bir sorumluluk değildir ve sakat olsun sağlıklı olsun, o can İsa’nın uğruna kendini feda ettiği bir candır. Aynı şekilde hatırlamalıyız ki doğmamış bir çocuk elimizde olmayan sebeplerden ötürü bizden alınırsa bu bizim yüreğimizi acıttığı kadar Göksel Babamız’ın yüreğini de acıtır. Aklımızı ve yüreğimizi karıştıran bu acılar karşısında bizim verebileceğimiz en sağlıklı tepki Babamız’ın kanatlarının altına sığınmaktır; olanları anlamasak da O’nun iyiliğine ve çarmıhına umut bağlamaktır. İsa bu dünyada sıkıntılarımızın olacağını açık açık söyledi. Bize umut ve cesaret veren şey bu sıkıntıların her birinin bir anlamının veya nedeninin veya amacının olması değildir, o kısım bir gizemdir. Bize umut veren şey İsa’nın bu acı dolu dünyayı çarmıhta yendiği gerçeğidir!

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s